İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2021 Cumartesi

LABELEB LEBLEBİ MİDİR?

Labeleb dolu diyor ya, ama çoğu kimse bu kelimeyi, kelimenin de ne anlama geldiğini bilmiyor neden çünkü Türkçe değil zaten kendisinin de öyle ahım şahım bir Türkçesi yok sokak ağzı argo konuşma üstadı, yani labeleb  farşça da dudak dudağa anlamına gelmektedir söylediği kelimenin gerçek anlamını kendi de bilmemektedir.. 
hınça hınç salonlarda iç içe dudak dudağa oturup kongreler yapmak hele hele covid-19 virüs salgını sürerken her baba yiğidin harcı değil. Yahu millete aman maske, mesafe, temizlikten vazgeçmeyin diye verirken  talkımı hiç mi aynaya bakmıyorsun. Bi aynaya bak ne göreceksin, 
her şeyi bilen ama bilmeyen mi?
ben ne dersem o diyen mi? 
ben ülkenin padişahıyım, halkı da kölemdir diyen mi?
sen hele şu iğneyi kendine bir batır yeminnen sana halk çuvaldıza razıdır.
yahu maske dediniz dağıtmayı beceremediniz, millet maskesini kendi yaptı, kendi sattı.
aşı dediniz o nu da beceremediniz, hala ve hala 65 yaş ve üstünde aşı olmayan insanlar var, sizin haberiniz yok. 
ülkenin başı bir yandan, 
sağlık bakanı bir yandan,
bilim kurulu üyeleri bir yandan, 
konuşup duruyorsunuz da, söylediklerinizin ardında ötesin de berisin de durmuyorsunuz, atış serbsest misali bam bili bili bom...
ölen öldü, kalan sağlar bizimdir ama onlar da gidicidir...

12 Mayıs 2020 Salı

NE SÖYLÜYOR ACABA...


Her canlı konuşur öyle veya böyle, insan hayvan fark etmez her konuşulan dilin de bir anlamı vardır.

3 Aralık 2019 Salı

BUGÜN DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ....

Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk;
3 Aralık Dünya Engelliler Günü Erişebilirlik nedeni ile TWİTTER'den "Ülkemizde engellilik alanında 2002 YILINDAN bu yana hak temelli ve bütüncül bir perspektif ile politika, programlar ve projeler üretmeye devam ediyoruz. Engelli bireylerin toplumsal hayata tam ve etkin katılımlarını sağlamak amacıyla sağlıktan bakım hizmetlerine, eğitimden istihdama ve erişilebilirliğe kadar her alanda hizmet sunmaktayız. Hayaller engelsizdir. El ele oldukça spordan sanata eğitimden çalışma hayatına her alanda engelleri aşmak mümkün" diye paylaşımda bulunmuş..
Çok güzel paylaşımlar da bulunuyor tüm vekill ve bakanlarımız böylesi günler de, çok hoş çok zarif düşünceler bunlar, yalnız bizler sokaklarda ki engelli vatandaşlarımıza da soruyoruz durumlarını. Geçen gün bir kaç arkadaş elimizde fotoğraf makineleri ile  dolaşırken bir engelli vatandaşa denk geldik "abiler bizi de çekin bir yerlere ulaşalım derdimizi şikayetlerimizi anlatalım, bakın battaniye, yastık, yorgan yanımızda sokaklar da kalıyoruz, sıcak havalar da banklar da, soğuk havalar da çocukların parklarda ki oyun oynadığı oyuncakların içine sığınıyoruz. Kimse gelip derdimizi sormuyor bekçiler gece peşimizde bize aykırı muamele yapıyorlar, bizler bu ülkenin vatandaşlarıyız, mültecilere daha çok yardım yapılırken biz engelliler kendimizi ülkemizin kunta kinteleri gibi görüyoruz"
İsmini sordum "ne yapacan ismimi abey cismim burada sürünüyor" dedi.


Utandık....

13 Temmuz 2019 Cumartesi

BEN NE DARBELER GÖRDÜM DE...

15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ GİBİ BİR KOMEDYA GÖRMEDİM...

                                     27 MAYIS 1960 İHTİLALİ....

Temelde insanların hoşuna gitmeyen şey, uygulanan baskı ve sansür politikalarının yanında, Atatürk ilke ve inkılaplarından uzaklaşılması idi. Nitekim askeri müdahale, 27 Mayıs 1960 gecesi patlak verdi.
Müdahale, 37 subay tarafından planlanmıştı. Bu olay sonraları Genç Subaylar İhtilali olarak da anılacaktı. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır; 37 düşük rütbeli subayın planları ile icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki komuta kademesinin etkisiz hale getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Sonra cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri tutuklanarak, hükümet; 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilerek, ordu; 147 üniversite öğretim görevlisi görevden alınarak ve bazı üniversiteler kapatılıp el konularak, 520 hakim ve yargıç görevden alınılarak, yargı kontrol altına alınmıştır.
Orgeneral Cemal Gürsel hareketin başına geçti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes tutuklandılar. 1961 yılında yeni anayasa kabul edildi, Yassıada'da yargılanan Adnan Menderes ve birçok siyasi idama mahkum edildi. Celal Bayar yaşı sebebiyle müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Türkiye Cumhuriyeti, senato gibi yeni siyasi kavramlarla tanıştı.
***

22 ŞUBAT 1962 AYAKLANMASI....

Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir'in, o yıl Harp Okulu’nu bitirme döneminde bulunan 600 kadar asteğmeni toplayarak son günlerde yaşanan olayları anlatmasıyla başlamıştır. Çünkü 20 Şubat günü Hükümet ve Genelkurmay, belirli birlik kumandanları için süratle atama ve gözaltına alma işlemleri başlatmıştır. Bunun üzerine harp okulu öğrencileri, komutanlarını teslim etmeme kararı aldılar ve 22 Şubat 1962 tarihinde Talat Aydemir ve arkadaşları, Ordu içindeki 27 Mayısçıların tasfiyesi için, 20 Şubat günü atama ve gözaltına almalara karşı bir direniş başlattı. Ancak netice olarak Talat Aydemir'in atamaların durdurulması yönündeki ısrarını İsmet İnönü kabul etmedi ve Aydemir gözaltına alındı, öğrenciler ise memleketlerine gönderildi.
***
12 MART 1971 MUHTIRASI....

1969 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel yönetiminde ki Adalet Partisi (AP) iktidara gelmişti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ise ana muhalefetteydi. Fakat 1968 yılından beri süre gelen anarşi ve terör olayları ülkeyi günden güne yıpratıyordu. Sık sık yaşanan öğrenci hareketlerine karşı, polis ile üniversite öğrencileri arasında çatışmalar meydana geliyordu. Bu güvenlik zafiyetlerinin yaşandığı düzensiz ortam, ordunun müdahalesini hazırlayan temel etken oldu.
12 Mart 1971 tarihinde Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur tarafından Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra verildi. Mektupta hükümetin istifası isteniyordu. Bunun üzerine Başbakan Süleyman Demirel istifa etti. Yeni kurulacak partiler üstü hükümet için CHP Milletvekili Nihat Erim, Başbakan seçildi. 26 Mart günü CHP'ye istifasını sunarak bağımsız bir başbakan sıfatıyla partiler üstü kabineyi kurdu.
***

12 EYLÜL 1980 ASKERİ MÜDAHALESİ...

1971 muhtırası tam olarak amacına ulaşamamıştı. Ülkedeki terör, anarşi ve milli güvenliği tehdit eden unsurların önüne geçilememişti. 1972 yılında başta Deniz Gezmiş gibi birtakım devrimcilerin idamı üzerine olaylar daha da alevlenmiş, silahlı çatışmalar artmıştı. Artık ülkede neredeyse her gün bir bomba patlıyor, bir kahve taranıyordu. Sağ ve sol görüşlü gençler üniversitelerde birbirlerine saldırıyordu.
1979 yılına gelindiğinde darbenin ayak sesleri kendini göstermeye başlamıştı. 19 Temmuz 1980 tarihinde Nihat Erim'in suikasta uğraması da olayların patlak verdiği bir dönüm noktasıydı. Sonuç itibarıyla 12 Eylül 1980 gecesinde, düzenli bir biçimde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından devlet yönetimine el koyuldu. İhtilal bildirgesi sabaha karşı Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren tarafından televizyonlardan bizzat duyuruldu. 1961 anayasası uygulamadan kaldırıldı ve bütün siyasi partiler kapatıldı. 1982 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihini değiştirecek yeni bir anayasa tasarlandı.
650.000 kişi gözaltına alındı,
1 milyon 683.000 kişi fişlendi,
7000 bin kişiye idam cezası istendi,
517 kişi idam edildi,
Her Gazeteye bir subay atandı ve gazeteler 300 gün hür yayın yapamadı.
Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri;
Kenan Evren:Genelkurmay Başkanı,
Nurettin Ersin:Kara Kuvvetleri Komutanı
Nejat Tümer:Deniz Kuvvetleri Komutanı
Tahsin Şahinkaya:Hava Kuvvetleri Komutanı
Sedat Calasun:Jandarma Genel Komutanı
***
28 ŞUBAT 1997 SÜRECİ...Necmettin Erbakan'ın başbakan, Tansu Çiller'in ise dışişleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu'nun irticaya karşı başlattığı Ordu ve bürokrasi merkezli bu süreç, post-modern darbe olarak da adlandırılmıştır. Bu dönem başlıca "gericilikle" mücadeleye sahne olmuş, başörtüsü yasaklanmış, pek çok öğrenci ve kamu personeli başörtülü oldukları gerekçesiyle devlet kurumlarından uzaklaştırılmıştır. "İrticayla mücadele eylem planı" ile anılan bu süreçte verilen kararların ve yaptırımların uygulanıp uygulanmadığı denetlemek için Çevik Bir öncülüğünde Batı Çalışma Grubu kurulmuş, 28 Şubat sürecinin yargılamaları için daha sonra Ergenekon davaları süreci başlamıştır.
***
27 NİSAN 2007 e-MUHTIRASI....
27 Nisan 2007 tarihinde, saat 23:20'de Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan basın açıklaması ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerinin aşındırılmakta olduğu belirtilmiştir. Kamuoyunda hakim olan görüş, basın açıklamasının bir muhtıra mahiyetinde olduğu yönündedir ve internet aracılığıyla yapıldığı için açıklamaya "e-muhtıra" adı verilmiştir.
***
                15 TEMMUZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ...


(aslın da halka gözdağı vermek amacı ile AKP tarafından kugulanmış bir tür drama/komedi gösterisi)

15 Temmuz 2016'da saat 22.00 sularında İSTANBUL'daki boğaz köprülerinin askerler tarafından kapatılmasıyla patlak verdi. Başkent ANKARA'da F16 uçakların alçak uçuşları ve helikopter seslerinin duyulmasıyla gerilim arttı. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok şehirde tanklar sokaklara indi. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Başbakan Binalı Yıldırım, Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve mevcut Bakanlar, canlı yayınlara telefonla bağlanarak halkı sokağa çıkmaya davet etti.
Halk bu çağrıya uyarak meydanlara akın etmeye başladı. Bazı vatandaşlar tankların önünü kesti ve durdurulan tankların üzerine çıktı, dindar yobazlar yakaladıkları gencecik askerlerin kafalarını kesti. Bir yandan bu vahşet yaşanırken silahsız askerlerin çığlık ve yalvarmaları duyuldu, Asker, polis ve sivil halk arasında yaşanan bu gerilim, sabah 06.00 sularında Boğaziçi Köprüsü üzerindeki askerlerin mermisi dahi olmayan silahlarını bırakmasıyla  yumuşadı. Gece boyunca pek çok asker ve polis ve sivil vatandaş bir gösteri uğruna hayatını kaybetti.

15 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti tarihine, iktidar da ki hükümetin yüz karası olarak geçen bir olayıdır...

27 Aralık 2018 Perşembe

MEKTUP

Hasretim, özlemim, bitanem, kadınım, Aşkım,
Bu gün başka bir özlem hasret oluştu yüreğimde.
Söküp atamadım bir türlü.
Her yerde, her nefesimde, düşüncelerimde sen…
Bak işte sensiz olamıyorum ben.
Ne kadar güzelsin, zarif ve hoş'sun, bir gülün dalında açışı gibi..
Bir kelebeğin, renk renk uçuşu gibi..
Bir denizin durgun maviliği gibi..
Öyle güzelsin ki, özlem duyupta yanında olamadığım sevgilim..
İnan bitanem asla yalan söylemiyorum,
Sana olan özlemimi, senin için atan kalp atışlarımda hissediyorum...
Hele senin de ben'de olan özlemini soludukça..
Sanki nefessiz kalıyorum
Hayallerimde yıkılıyorum..
Sana kavuşacağım günü beklerken yorğun düştüğüm bu gönül yollarında..
Biliyormusun Aşkım, elimde değil, özlem duyuyorum dedim ya sana bitanem,
Hislerim kalbimde ağladıkça,
Duygularım senin özleminden nefes aldıkça..
Seni özlüyorum..
Seni özledikçe..
Gözlerimde hep senin özlemini görüyorum...
Ben bende değilim artık, sende seninle yaşıyorum
Nasıl anlatılır bilmem ama, sensiz uyku tutturamıyorum gecelerime,
Duymadan o güzel sesini, uyku girmiyor işte bu yorgun gözlerime.
Sabah gözümü ilk açtığımda elim hemen telefona gidiyor, acaba aradı mı? diye.
Öyle özledim ki, sesinin sesimdeki yankısını!
Çocuksu gülümsemene neden olan mutlu bakışlarını…
Beni sevme şeklini öyle özledim ki…
Öyle özledim ki, gözlerinin içine bakarken gözlerimden buğulanmasını…
Ah bir bilsen sevgilim,
Gözlerine bakınca neler gördüğümü bir bilsen,
İçimde kopan fırtınaları, aşkı, sevdayı...
Öyle özledim ki seni, aradığımda sesindeki neşeyi…
Bitanecim dersin de, özledin mi beni demezsin.
Bende belki tam anlatamam sana olan hasretimi diye
Nasıl özlediğimi, seni nasıl sevdiğimi ispatlayayım diye hep sevdiğimi söylerim.
Güzel gözlüm, öyle özledim ki seni…
Yüreğim bir mecal kaldı şimdi.
Her gece yatağıma geçip çalmasını bekliyorum lanet telefonumun.
Her gece yalvarıyorum Tanrıma, bir an önce geçsin bu zaman bu bekleyişler diye…
Ve her gece uykuyu haram ediyorum gözlerime.
Ah kadınım, öyle özledim ki seni…
Tıraş bile olmuyorum eskisi gibi.
Sen sakın kesme dedin ya o sakalları..
Sakallarımı şimdi daha çok seviyorum sen seviyorsun diye....
Sevdiğim, öyle özledim ki seni…
Sesini, nefesini, bana doğru kurduğun cümlelerin her bir kelimesini…
Kaçamak, çekingen, ürkek ama sevgi dolu bakışlarını...
Şimdi bekliyorken senden gelecek tek bir seslenişi, nasıl zor bir bilsen,
Nefes alıp verdiğimde hasret ciğerlerimi yakıyor, özlem saçlarımdan tutup çekiştiriyor.
Sensin onun dermanı diyor içimdeki ses her gece.
Canımın taaaa içi, öyle özledim ki seni…
Her derdini alırım üstüme, sen üzülme sen yorulma sen düşünme isterim, ben bakarım çaresine…
Yeter ki gülsün yüzün derim, ben meydan okurum senin için bu alemin cümlesine…
Kurban olduğum, aşkların en güzeli, bir tanem, gül bakışlım, kalbimin birincisi…
Öyle özledim ki seni, sesini, nefesini…
Geçsin zaman kavuşayım sana artık, mutluluktan kes şu nefesimi…
Seni öyle seviyorum ki, ne anlatabilirim ne de tarif edebilirim....

23 Temmuz 2018 Pazartesi

ZAMAN SU MİSALİ....

Zaman öyle çabuk geçiyor ki bir su misali hızına yetişemiyoruz.
Pazartesi ile başlayan hafta bir bakmışsın hafta sonuna gelmiş.
Zaman, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları adeta kovalarcasına hızla ilerliyor.
Farkındayız ama farkında olmamış gibi davranıyoruz.
Traş olurken, ne ara geldim ben bu yaşa diye hayıflanıp dururken aynada kendimi izliyorum, yüzümdeki kırışıklıkları, saçımda ki aklara takılıyorum da, geçmiş bir film şeriti gibi geçiyor bir an gözlerimden de "amaan sende" diyerek gülüp geçiyorum. Her yaşın ayrı bir güzelliği var diyerek yüksek sesle düşünüp gülüyorum.
Oh, la la yaşamak güzel herşeye rağmen..
Her yaşın ayrı bir güzelliği vardır derler ya kesinlikle katılıyorum. Nasıl bu yaşa ulaştığımı anlamasam da 60 yaş üzerinde (65) olmam harika bir şey. Kendi adıma itiraf etmeliyim ki kendimi bulduğum, hayatın tadına vardığım, kendimin öncelikle değerli olduğumu farkettiğim yılların başlangıcı olan bu yaş.
Ne güzel yaşlanmışım ben, acısıyla, tatlısıyla, elemiyle, kederiyle, hüznüyle, neşesiyle, yanlışları ve doğrulayıyla her geçen günü güzel yaşamışım diyorum kendime.
İnsan bu yaşa gelince pek fazla umursamıyor hayatı, öyle acaip olur olmaz şeylere kafa takıp üzülmeye gelmiyor. Artık yaşamımda ki insanları olduğu gibi kabul ediyorum, hataları, sevapları, günahlarıyla.
Görüşmek istediklerimle görüşüyor, görüşmek istemediklerimle görüşmüyorum. Vallahi iyi ediyorm. Şu kişiyle, bu kişiyle görüşmüyorum acaba ayıp mı ediyorum düşünce  defterini kapayıp çoktan rafa kaldırdım.
Başkalarının hatalarından ve yaşadıklarımdan ders çıkartarak aynı hataları tekrarlamamaya dikkat ediyorum. Karşımdaki insana daha anlayışlı olabiliyorum. Örneğin beni eleştiren birisinin samimiyetini görebiliyorum. Bu eleştiri maksatlı ise kişiye bakıyorum, zavallı diye içimden geçiriyorum. Zaten sorunlu bir insan, kendini bu şekilde rahatlatıyor olmalı düşüncesiyle söylediklerinin fazla üzerinde durmadan konuyu kapatıyorum.
Mutluluğu yakalamışım, sağlığımda yerinde daha ne olsun, bir 65 yıl daha yaşayacak değilim ya, hayat güzel kaç yaşında olursan ol yaşamaya değer...
Sevgi ve mutluluk dolu yaşanan her gün, yaşama bir gün daha ilave ediyor..
Geçmişte yaptığım hatalardan ders çıkarttım, Hayır diyebilmeyi öğrendim.
Kafama taktığım şeylerin sayısı azaldı. Artık hiçbirşey sağlıktan kendi mutluluğumdan önemli değilmiş, anladım.
Herşeyi problem eden, dedikoducu, herkesi kötü anlatan, kısacası ruhumu daraltan insanlarla görüşmek zorunda olmadığımı fark ettim. Böyle insanları rahatlıkla hayatımdan çıkarmayı öğrendim. Zamanımı ve enerjimi çalan insanlara yer yok.
Okuyorum, yazıyorum, çiziyorum. Daha ne olsun...
Ben kendimi sevmeyi, kendim için yaşamayı öğrendim...
Geç oldu ama temiz oldu....
Bir tavsiye daha, size değer veren arkadaş ve dostlarınızla birlikte olun yeter. Gerisi hikaye...
Sonuç itibariyle bugün yaşamıma baktığımda mutlu bir adam görüyorum. Geçmişte yaşadığım kalp kırıklıklarım var. Artık onları umursamamayı geçte olsa öğrendim. Sanırım bunun için bu yaşlara gelmem gerekiyormuş...
Hayat şikayet edecek, birileri üzülecek diye o birilerine ödün vererek kendimi üzeceğim kadar uzun değil. Kalan hayatımı çok daha mutlu ve verimli geçirmek gerektiğini düşünüyorum...
Yemin ediyorum kafam rahat "amaan sende" deyip geçiyorum, yaşamıma zarar verecek insanlardan uzak duruyorum. iyi oluyor, bu yaşlara gelmeden sizlerde yapın tavsiye ediyorum..
Yaşam öyle sandığımız gibi uzun değil, yaşam bir göz açıp kapayıncaya kadar...
Kendimi anlatan bir şiirimle yazıma nokta koyayım...
Dışım başka içim başka
Bir gümüş çerçeveden
Bakıyorum yaşama
Aslında koca bir çınar
Kadar yaşlı ve yorgun
Eskidende deliydim
şimdi durgun...
İçimde yangınlar var
Aslında..
Gülerken ağlar içim...
Bakma sen güneşin parlaklığına
Gün batımları gibi
Hüzünlerdeyim...

Ah Be hayat ne çektirdin...

İNSAN SEVGİSİ....

Dünyanın yaşanabilirliği, sevginin ve saygının insanlardaki oranıyla alakalıdır, nitekim sevgisizler yüzünden her geçen gün dünya neşesini, sevincini, heyecanını kaybetmektedir. Sevgisizler dünyaya daha çok hükmettiğinde, insanın insana sevgisi saygısı kalmadığında dünya ömrünü tamamlamış olacaktır. Onun için dünyadaki insanları, sevenler ve sevmeyenler diye ikiye ayırmak mümkündür....
Saygıyı ve sevgiyi insanlar çocuk yaşta öğrenir. Büyüdükçe de geliştirir bu yüzden çocukların eğitimi ailede başlar. Ailede bir çocuğa insanlara karşı saygı duyması öğretildiyse bu çocuk hayatı boyunca insanlara saygılı davranır. Fakat ailede çocuğa iyi bir eğitim verilmediyse bu çocuk hiçbir zaman insanlara saygılı davranmaz, sevgi duymaz. Bu yüzden hem ailesinde hem de toplumda karışıklıklara sebep olur.
İnsanın mutlu olabilmesi, kendini huzurlu ve mutlu hissedebilmesinin en temel yolu sevgi ile saygı duymasıdır. Bu sevginin en önemlisi ise insanın insana sevgi ve saygısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü insan seven kişi her canlıyı sever, bu durumda insanları sevmeyen kişilerin diğer canlıları sevmesini beklemek de yanlıştır.
İnsan sevgisi içinde hoşgörüyü ve diğer insanlara karşı anlayışlı sıcakkanlı olmayı barındırır. Bir toplumun fertleri birbirlerini sevmiyorlarsa o toplumun sosyal anlamda gelişmesi ve dayanışma içinde olması beklenemez. Bir insanın sahip olması gereken en önemli özellik insan sevgisidir. Çünkü insan seven kişilerden hiç kimseye kötülük gelmez.
İnsan sevmek insanlar arasında ayrım yapmamak tüm insanları hoşgörü ile kabullenmek demektir. Bu sevgi hem bireyleri hem de toplumları yüceltir ve toplumsal bağların kuvvetlenmesinde insanlara yardımcı olur.
İnsan sevgisi kadardır İnsan, önce kendisini sever ve sevmeli, sonra akrabalarını, çevresini, köyünü, kasabasını, şehrini, ülkesini sever ve sevmelidir, bu sevgi dairesi genişler gider. Gittiği ülkeleri, hayal ettiklerini, bütün yeryüzünü, semavatı, öte alemleri sever ve sevmelidir. Böylece âlemde ne varsa, insan onlara sevgi besler...

İnsanlar, yardımlaşma ile yaşar,
İnsanlar, dostluk ile yaşar,
İnsanlar, sevgi ile yaşar,
İnsanlar, insan sevgisi ile yaşar.....
Saygı ve sevgi farklı unsurlardır ama biri olmadan diğeri işe yaramaz. Saygı ve sevginin bir arada bulunduğu toplumlar uzun ömürlü olur ve hiçbir zaman kargaşa içine düşmez. O toplumda saygı ve sevgi ne zaman kayboldu ise o zaman o toplum çöker.
Bu yüzden bizde birbirimize sevgi ile saygılı davranmalıyız. Her zaman başkalarının sevincini ve acısını paylaşmalıyız. İnsanları sevmeli onları birbirinden ayırmamalıyız.
Kısa ve anlamlı bir hikaye ile yazıma nokta koyayım;
Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalısan bir akrep görür ve onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar,
Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar ...
Bu durumu izleyen başka bir adam ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler...
Ama Hintli adam şöyle der:
- Sokmak akrebin doğasında vardır, benim doğamda ise sevmek var.  Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim...

Sevmekten vazgeçmeyin, iyiliğinizden vazgeçmeyin...
Etrafınızdaki akrepler sizi soksalar bile.....

AH ŞU ERKEKLER....

Adem'den bu yana erkekler ve onların davranışları hakkında onlarca şey okumuş, duymuş ve görmüşsünüzdür. Ama hiçbiri bu yaptığım tespitler kadar eğlenceli değildir umarım....
Kadınlar arasında erkeklerin davranışları, onların basit yapılarına rağmen kadınlara karmaşık gelmeleri kadınlar arasında ki muhabbetlerde oldukça konuşulan bir konudur.
''Niye böyle yapıyorlar?'',
''Neden bu kadar anlayışsızlar?'',
''Neden ilk baktıkları yer dış görünüşümüz?''
gibi sorular, sohbetin en koyu anlarında sıkça sorulan sorulardır.
Her kadının kendi terübelerine göre yorumunu kattığı (aslında yaralarına dem vurduğu) bu konuyla alakalı erkeklerin bile tespitlerde bulunduğunu biliyor musunuz?..
Biliyorsunuzdur tabi...
Mesela;
Jean Kerr;
"Bir erkekle evlenmek uzun süredir vitrinde gözünüze takılmış bir şeyi satın almaya benzer. Çok hoşunuza gider ama eve gelir gelmez evdeki hiçbir şeye uymadığını fark edersiniz."
Bernard Shaw'da,
"Erkekler yarım düzine plağı bulunan bir gramafon gibidirler. Kısa sürede bu plakların tümünden bıkarsınız ama her konuk geldiğinde masada oturup onları bir daha dinlemek zorunda kalırsınız."
diye söylemlerde bulunmuştur....
Erkekleri mizahi olarak şöyle bir irdelersek.....
Örneğin;
Erkekler yeni doğmuş bebek gibidirler.
Acıkınca mama, ağlayınca suyunu eksik etmemelisiniz..
İlk başta çok şirin görünürler, ama bir süre sonra altlarını bile değiştirmekten sıkılırsınız.

Erkekler kahve gibidirler.
En iyileri gönlü zengin ve sıcaktır, .
Lakin siz sütlü kahveden olanını yani mülayim olanını seçin, yoksa sizi bütün gece ayakta tutabilirler...

Erkekler bilgisayar gibidirler.
Anlaşılmaları kolay değildir ancak hiçbir zaman yeterli hafızaya sahip değildirler.
Daima en son programı yükleyerek gigabaytlarını yükseltmek gerekir...
Yoksa error verirler, yeniden programlamak zordur...

Erkekler uzaktan kumanda aleti gibidirler.
Basit. Kullanımı kolay.
Ve genellikle televizyonun yakınında uzanmış durumda,
Ama her zaman elinizin altındadırlar...

Erkekler yıldız falı gibidirler.
Size her zaman ne yapacağınızı söylerler ve genellikle de yanlıştırlar.
Falınızın doğru çıkması yüzde ellidir...

Erkekler iş makinaları gibidirler.
Çok gürültü yaparlar ama çalıştırılmaları zordur.
Hiç kontak kapatmadan gaz vermelisiniz..

Erkekler termos gibidirler.
Sıcak veya soğuk farketmez,
İçini bira doldurup her yere taşıyabilirsiniz.

Erkekler şilte gibidirler.
Eninde sonunda en iyileri bile deforme olur.
Sık sık temizleyip kontrol etmeniz gereklidir...

Erkekler Brezilya dizileri gibidirler.
Seyretmesi eğlenceli, bazen heyecanlı, bazen can sıkıcı...
Ya da Türk dizilerine benzerler, bir bakarsınız en romantik sahnenin içinde aniden maço olup vurdulu kırdılı sahnelere dönüşürler....
Şimdi son olarak;
Linda Sunshine'nin erkekler için söylediklerini kulak ardı etmeyin,
"Eğer kendiniz hakkında konuşursanız, erkek sıkıcı olduğunuzu düşünecektir. Eğer başkaları hakkında konuşursanız dedikoducu olduğunuzu düşünecektir. Eğer kendisi hakkında konuşursanız, dünyanın en zeki ve hoş sohbet kadını olduğunuzu düşünecektir."
Neden bir erkeğe psikanaliz yapmak, bir kadına yapmaktan daha kolaydır?...  Çünkü çocukluğa geri dönmeleri hiç vakit almaz. Zaten kaç yaşında olurlarsa olsunlar hep çocukturlar.
Valhasıl, erkektir ne yapacağı belli olmaz, siz kadınlar her ihtimale karşı dizginleri elden bırakmayın, arabanın direksiyonu erkekte ama fren ve gaz pedalı sizde olsun...
Ancak her duyduğunuza ve benim yazdıklarıma da pek inanmayın n'olmaz, n'olmaaazz....

28 Haziran 2018 Perşembe

KADINA DAİR NE VARSA.....

Adam gibi adam derler de, kadın gibi kadın demezler mesela, Taş gibi derler, Kezban derler, Erkek Fatma derler....
Sevdiğiniz kadına adamlık taslamanıza gerek yok, azıcık adam olun yeter......
Kadın olmak suçtur bu hayatta. Severse deli derler, sevmezse kötü derler. Hemen elde edilince basit olur, elde edilmeyenler de konuşmalara meze olur. Kadın susarsa bir şey bilmiyor derler, susmazsa dili uzun, saçı uzun aklı kısa derler... Derler de derler... Bilmezler ki kadınlar neler bilir neler yapar...
Sevdiğiniz kadın için dünyayı yıkmanıza gerek yok, onun dünyasını başına yıkmayın yeter..

Çünkü erkeklere göre sadece kadındır o,  soğuk olmak zorundadır, hissetmemesi gerekir, iyi gözükmelidir ama öyle çok iddialı da olmaması gerekir, eksik etektir kadının aklı ermez, gözü açılmamalıdır, sırtından sopa karnından sıpa eksik edilmemelidir.
Sevdiğiniz kadına kendinizi ispatlamanıza gerek yok, size olan sonsuz güvenini suistimal etmeyin yeter...
Oysa erkektir kadını eksik hale getiren, namusunu alıp etek altına iten, inançlarını yok eden.  Cesurdur kadın, bir erkekten daha ince düşünür tartar, düşünür, inceler. Seviyorsa bodoslama atlar, sevdiği için tüm engelleri aşar.
Sevdiğiniz kadını göklere çıkarmanıza gerek yok, ona sımsıkı sarılıp ayaklarını yerden kesin yeter...
Bütün erkekler kadını karmaşık bir varlık gibi görür ama cefakar, vefakar  yapısı olduğunu, bilinmesi gereken aslında kadının istediği üç şeyin; sevgi, sadakat, dürüstlük olduğunu akıllarına getirmez bilmemezlikten gelirler...
Sevdiğiniz kadına umut vermenize gerek yok, sizinle kurduğu hayallerini boşa çıkarmayın yeter...
Kadın isterse neler yapar bilirmisiniz?..
Hiç merak edipte, sevdiğiniz kadını şöyle göz ucuyla meraklı gözlerle izlediniz mi?.. Her erkeğin yapması gereken bir şeydir aslın da, çünkü sevdiğiniz kadın sizi çaktırmadan öyle bir izler ki, her hareketinizi ezbere bilir, her düşüncenizi aşağı yukarı okur...
Benim izlediğim ve kadınlar hakkında ki gözlemlerimi şöyle sıralayabilirim...
Kadın, evcimen ise küçücük odaya bir sürü eşyayı sığdırır ve neyin nerede olduğunu kesinlikle bilir, aradığını anında bulur...
Mutfağında minicik kavanozlara renk renk reçelleri, doldurur sabahları kahvaltı da önünüze gelince, nasıl ne zaman yaptığına şaşırıp kalırsınız...
Bir su bardağına denizi doldurur, ya fırtınalar koparır, ya şen şakrak, yada hüzünlü olur.. Bardağı taşırtmayın sakın kadınlara yanarsınız....
Mesela hiç  el çantasına şöyle bir göz attınız mı?.. Neler vardır neler,  eczaneyi, bijuteriyi, aile resimlerini bile bulabilirsiniz o çantanın içinde...
Diyelim ki birlikte akşam yemeğine çıkacaksınız, makyajına bakarsınız ama gözünüz rujuna takılır görürsünüz ki; bir rujuna bir geceyi nasıl sığdırdığını....
Bir elbiseye ne anılar sıkıştırmıştır, bir anlatmaya başlarsa bir şarkıyı dinler gibi hıçkırıklara boğulursunuz....
Sevdiğiz kadını izlerken dikkat edin, bir bakışında şehveti, bir dokunuşunda şefkati bulursunuz, sonrası malum...
Kendinden hep emindir kadın,  bir yürüyüşe umursamazlığı, bir dudak büküşe dayanılmazlığı,  bir gülüşe unutulmazlığı sığdırır, şapşal eder insanı....
Biz erkekler sanırız ki kadınlar hep mutlu ve uysaldır ama onlar, bir sigaraya efkarını, bir kahveye sırlarını,  bir susuşa çığlıklarını saklarlar anlamakta zorluk çekersiniz....
Kadın öyle kutsal öylesine gizemli bir varlıktır ki,  bir erkeği bir ömür kalbine ve yatağına , bir bebeği karnına ve tüm hayatına..
Kadın isterse herşeyi sığdırır o minicik yüreğine de, bir kendi yüreğini ve bedenini sığdıramaz nedense şu koca dünyaya.....
Bir kadının ne dediğine değil, ne demek istediğine kulak ver. Çünkü onlar, kimse kırılmasın diye bazı şeyleri söylemezler.
Kadın güçlüdür aslında. Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür; ama ister ki, erkeğin gücü kendisine huzur versin.
William Golding der ki; "Her kadına sahip olmaya çalışan adam bir kadına hasret kalır! Bir kadına sahip olan adam; Her kadını kendine hayran bırakır.”

24 Şubat 2018 Cumartesi

ESKİDEN NE GÜZELDİ HERŞEY....

Bugünlerde her nerde olursa olsun eskilere özlem olduğunu görüyorum. Hayatımda, iş hayatında, ülkemde, siyasette sinemada bu liste uzar gider. Eskilerin güzel olması tabiî ki de mazide kalması ve bir daha o anıların yaşanamayacak olması. Lakin bugünlerde televizyonu açtığımda veya sinemaya gittiğimde seviyesizce programlar, filmler, diziler hep bir hır gür, hep bir kavga, kim kimle nerede ve insanları daha çok para harcamaya, lükse özendiren programlar, kötü insanların kazandığını gösteren filmler, mafya vari diziler.
Ne güzel cahildik; Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Dışarıda kar…
Ama kuzine içten içe öyle yanardı ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa…
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri olurdu.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu…
Sucuk, pastırma lükstü. Yumurta lezzetli.
Ekmek her zaman ekmek gibi, kokusu hala burnumda tüter o kızarmış francala dilimlerinin…
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım…
Dışarıda kar…
İçeride kanaat…
İçeride huzur…
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, mis gibi kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek bütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar…
Radyo da dinlenen skeçler, arap bacı, Orhan Boran ve Yuki...
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası…
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı… Domates de…
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar…
İçeride huzur…
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi…
Kimin umurunda…
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk adeta…

8 Temmuz 2017 Cumartesi

SURİYE'Lİ OLMAK

Zor günlerden geçtiğmiz bir yol dönemecindeyiz.
Bir yanda
PKK terörü, diğer yanda peş peşe gelen SURİYE'lilerle ilgili asayiş haberleri.
Özellikle sahillerde, park ve bahçelerde patlak veren ve Türkiye'nin birçok bölgesinde aynı zaman dilimine denk gelen olayların dikkat çekici bir şekilde artması, Basın ve sosyal medyada dalga dalga yayılarak,
'SURİYE'LİLER DEFOLSUN' başlıklı kampanyaların yeniden gündeme oturması...
Ülkemizde geçmişten bugüne kadar yüzlerce, binlerce kadın cinayeti ve tecavüz olaylarına bir yenisi daha eklendi hemde hiç affedilip hazmedilmeyecek bir şekilde.
İnsanı korkutan bir olay, günlerdir gündemden düşmeyen
"SURİYELİ VATANDAŞLAR" konusu...
Bu konu hakkında hekes gibi bende defalarca yazdım, çizdim, paylaşımlar yaptım ama asla 'Suriyeliler defolup gitsinler' demeden, düşmanca davranmadan, kafatasçı avcılığı yapmadan, yargılamadan....  Sadece, topluma ve yasalara uyum göstermeleri yönündeydi yazılarım, söylemlerim.
Unutmayın ki; hiç bir halk kendi örf ve ananelerinden asla vazgeçmez, Avrupa'da yaşayan Türkler nasıl örf ve adetlerinden vazgeçmeden kültürüne sahip çıkıyorsa, fakat bulundukları ülkenin yasalarına uymak zorunda olduklarını unutmadan...
Suriyelilerin ülkede yaptıklarını kınayarak kendimizi temize çıkarmak yerine geriye dönüp şöyle bir kendi halkımıza da bakalım. Kendi insanımızda o kadar masum değil yani....
Siyasetçisinden, sanatçısına, topçusundan, popçusuna kadar her kesim ortak bir nokta bulma gayreti yerine aynı söylemler içinde Suriyelileri suçlayarak düşmanca bir olgu yaratmakta olduklarının farkındalarmıdır acaba....
Bunları yapar ve uygularlarken, bilirler mi acaba hangi ülke vatandaşı bir başka yabancı ülkede yaşamak zorunda kalmasının nedenlerini...
Bilemezler çünkü hiç böyle bir durumda kalmamışlardır...
Evet savaştan kaçıp çoluk ve çoçuklarını kurtarmak için dünyanın dört bir tarafına nasıl kaçtıklarını hepimiz biliyoruz da, Türkiye'de öyle bir savaşın çıktığında neler olacağını tahmin edebiliyor musunuz?...


Edemezsiniz....


Sadece iktidarda ki hükümetin Adaletsiz davranışından yakınarak "bu ülkede artık yaşanmaz kaçıp başka ülkeye yerleşmek istiyorum" diyen binlerce insanın yazısına şahit oldum sosyal medya da....


Anlatabiliyor muyum?......


Hey, arkadaş!
"SURİYE'LİLER DEFOLSUN" diyorsun da,
Bilmiyorsun yada bildiğin halde bilmemezlikten gelerek defolup gitsinler diyorsun ya!!..


Bak şimdi,


Yıl 2017 ve hala Avrupada çalışan gurbetçiler ikinci sınıf insan muamelesi görüyor, hala Türkler barbar, Türkler yobaz diyerek dışlanılmaya çalışılıyor..
Suriye'lilere hırsız, dilenci, beleşçi diyorsunuz da, ülkede hırsız, yağmacı, talancıdan geçilmezken siz  iğneyi kendinize batırmaya korkuyorsunuz...
Sakarya'da ki hamile bir kadına tecavüz edenlere tepkisiz kalanlar aynı durum sizin başınıza gelseydi ne yapardınız?...
Şapkanızı önünüze koyup bir düşünün bakalım....
Avrupanın bir çok ülkesinde de Türklere saldırıp, evlerini barklarını kundaklayıp yakıldıklarını unutmayın...
Suriyeliler gelip ülkeye yerleşti, hepsinin bir iş yeri var, hepsi aynı mahalle ve sokaklarda oturuyor, birbirlerine bağlı yaşıyorlar diyorsunuz da....
Avrupa'nın bir çok ülkesinde de Türk ve Yugoslav mahallelerinin olduğunu ve hep bir arada yaşamak istediklerini biliyor musunuz?...


Bilemezsiniz çünkü sizler orada hiç yaşamadınız....


Unutmayın; hiç kimse kendi ülkelerinin dışında, bir başka ülkede yaşamanın zorluklarını bilemez, yaşamadan öğrenilmez...
İnsanca yaşamak için önce, karşımızdakinin de bir insan olduğunu unutmadan, insan olmayı öğremek en büyük erdemdir...
Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin demeden, bir arada yaşamak için çözümler bulmalıyız... Bunu politikacılar yapamıyorsa halk olarak bizler başarmalıyız....


Sakın unutma
SURİYE'lide İNSAN'dır.....

27 Haziran 2017 Salı

VAZGEÇMEM

Doğru olan her şeyi gerçekten inanç, azim ve cesaretle savunmanın doğru  olduğuna inanan bir insanım. Ve ben savunduğum (siyasi, kültürel, yaşam ve insanlara dair) fikirler adına yeterince bedeller ödediğimi düşünüyorum. Bu da beni özgürce fikirlerin yanında dik durmayı, yaşamı   kısıtlayıcı söylemlerin ve fikirlerin karşısında durarak daha da dirençli ve mücadeleci bir hale getirdiğine inanıyorum.
Benim için bir insanın savunduğu fikre yönelik samimiyeti, onun bu idealler uğruna canı yansada yaşamında neleri feda edebileceğiyle doğrudan bağlantılıdır. Kişinin fikir ve düşüncelerinden dolayı işini kaybetmesi, ailesini terketmesi, alay konusu olması, maddi ya da manevi işkence görmesi, üç kuruş etmez kişiler tarafından eleştirilmesi, dışlanması, yalnız kalması, okullardan atılıp, fişlenmesi, deşifre edilmesi kadar uzanan yaşamın ne kadar zor ve acımasızca olduğunu tahmin edebilirmisiniz. Ben bunların çoğunu yaşadım. Yaşamımda öyle çok zorluklar atlattım ki, ne söylemek nede yazmakla biter. Her zaman doğru ve dik durmayı, ister kabul edilsin ister edilmesin tereddütünde kalmadan son söyleyeceğim her sözü hep baştan söyledim, kırılan kırıldı, alınan alındı. Sırtını dönüp yarı yolda bırakıp gidenler oldu, beni böyle kabul edenler de yanı başım da durdu.  Çok yakın dostlarım bilir yaşamımda başımdan geçenleri. Gerçi kimseden böyle şeyler yaşamasını beklemiyorum, bekleyemem de. Ama bunları yaşamayı ‘aptallık, enayilik, kerizlik, salaklık’ olarak adlandıranların da neyi savunduğunu tam anlayamıyor, anlamakta zorluk çekiyorum

Düşünceleri ve fikirleri dile getirmek, kimliği ifşa etmekten çekinmekten korkuluyorsa ortada bir mücadele yok demektir. Oturun oturduğunuz yerde, devekuşu gibi gömün başınızı kuma kalın öyle. Kimliğimiz ve kişiliğimizle savunamadığımız bir fikri gerçek yaşamda nasıl savunup egemen kılacağız..?


Gerçek kimliğimizi, duruşumuzu, renklerimizi ve toplum içinde hangi kesimi  temsil ettiğimizi nasıl göstererip ıspatlayacağız..?
Gizli saklı sahte hesap ve bir lakap bildirimleri ile mi kitleler harekete geçecek..?

Egemenlik, hak, hukuk, adaleti kısıtlayan zorba iktidarlar böyle mi değişecek..?
Toplumsal çarpık, bağnaz, tutucu fikirler bu şekilde mi düzelecek..?
Koyunlar gibi dürtülerek yada sürüngenler gibi ezilerek mi yaşam devam edecek..?
Sözün kısası her ne  olursak olalım, söz, fikir, eylem, protesto, karşı çıkış gibi insana dair tepkilerin algısı ve etkisi bireysel olarak ortaya koyduğumuz tutum ile bağlantılıdır. Bizler toplumdaki ismimiz, yerimiz, mesleğimiz, eğitimimiz, kendimizi yetiştirme tarzımız, duruşumuz ve fikirlerimizle bir bütünüz. Yıllarca didinip çalışarak verdiğimiz emekler domino taşları gibi yıkılıp gidince herşey bitmiş demek değildir, yeniden büyük bir cesaret ve mücadele içinde olmamız en doğru olanıdır. Tabi bu durum başkaları için böyle olmayabilir, sıradan insanlar gibi mücadele etmeden, yalakalık ve çığırtkanlık yaparak yaşamlarını sürdürenlerde gün gelince kağıttan yapılmış kuleler gibi yıkılıp gideceklerdir.


Kimliğinizden, fikir ve düşüncelerinizden kabul edilsin veya edilmesin asla ödün vermeyin.


Yaşamda ki en güzel şey mücadeledir, unutmayın...

8 Haziran 2017 Perşembe

YALAN

Yalan yüzyıllardır insanlar için suçluluk psikolojisinden ve cezalandırılmaktan korkma, bir sığınma metodudur.
Yalanın tıp'taki karşılığının bir adı da Mitonmanidir...
 Mitonmani kısaca anlatım ile yalan söyleme hastalığıdır. Kişi kendi söylediği yalana inanır. Mitonami hastaları için yalan söylemek hayatın rutin bir davranışı haline gelir.
Fakat her yalan söyleyende Mitonmanik değildir..
Ama her yalanı da gerçekmiş gibi yemin billah ederek söylemekte doğru değildir...
Kasıtlı olarak gerçekten alakasız, kendine göre değiştirip uyarlayarak, gerçekle ilgisi olmayan sözlerle başkasını kasıtlı olarak aldatmaya yalan denir ve günlük hayatta çoğu kişi karşısındakini kandıracağını düşünerek, sosyal ilişkilerinde hayır diyemediği için, gerçeği sylemesi zor geldiği için, yüzleşmekten kaçındığı için, oluşabilecek olumsuz durumun sonucundan mümkün olduğunca kaçınabilmek için ve ya karşısında ki kişiden korktuğu için yalan söylemeyi tercih ederler ve her yalanın er veya geç ortaya çıkması sonucunda kişinin kendini söylediği yalandan kurtarmak içinde dini alet etmesi inançlara karşıda saygısızlıktır..
Kişinin kendisini daha önemli hissettirmek veya kendisini korumak için söylediği her yalanın çevresinden çok kendisine zararı dokunacağını bilemez. Çünkü yalan söylemek bir hastalıktır..
Yalanı söyledikten sonra haz duyan kişi çoğu zaman pişmanlık duyar ama kendine, eş, dost , akraba ve çevresine, bir daha yalan söylememe konusunda binlerce kere söz versede sözünü yerine getiremez.
Hani bir söz vardır şöyle;
Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat onu yetişip geçer.
Evet hakikat yalanı yetişip geçmesine geçerde  günümüzde o kadar çok yemin billah edereke yalan söyleyen var ki, artık her söylenen yalana inanır olduk..
Doğru söyle yalanı yoksa fena ederler adamı...


Şimdi bir fıkra ile bağlayalım yazıyı....
Kadının biri kocasını üç erkekle aldatıyormuş, her gün
kocası evden gidince üç adam eve gelir ve kadınla yatarmış. Kadın yine böyle bir günün sonunda adamlardan birisine demiş ki:
- Sen yarın gelirken bir tepsi dolma yaptırıp getir;
diğerine de:
- Sen de bir büyük kap ayran getir demiş.
Diğer adam çok fakir olduğu için ona:
- Sen de... Boşver, sen hiç bir şey getirme demiş.
Ertesi gün gelmiş fakat kadın bugünün günlerden pazar olduğunu unutmuş, eteği tutuşmaya başlamış.
- Eyvaah diyerek kocasının yanına gitmiş.
- Sen bugün kahveye filan gitmeyecek misin?
"Ben evde temizlik yapacağım" deyip kocasını zar zor da olsa
evden yollamış. Kocası gittiği gibi üç adam da eve gelmiş.
Kadın demiş ki;
- Siz hemen gidin. Kocam buralarda!
Tam bunu söylerken zil çalmış. Kadın:
- "Eyvah" demiş, "geldi galiba!"
Adamları sağa sola saklamış ve kapıya bakmaya gitmiş.
Kocasını karşısında görünce
- "Ne oldu?" diye sormuş.
Adam da;
- Yahu karnım çok acıktı. Bana dolma yapsana, canım çok istedi" demiş.
Kadın;
- Allahım bir tepsi dolma olsa da yesek!" demiş.
Elinde dolma tepsisi olan adam çıkıp yanlarına gelmiş.
Kadının kocası şaşırmış.
- Sen kimsin yahu?! diye sormuş. Adam sakin bir şekilde;
- Ben Allah tarafından geliyorum. Karınız dolma istedi. demiş. Ve hemen çıkıp gitmiş.kadının kocası olayın şokunu atlatamadan..
- Yaa tamam da.. demiş bu sefer koca;
- Bu ayransız gitmez. Sen bari bi ayran yap.
Kadın büyük bir sevinçle
-Allahım bir damacana ayran olsa da içsek demiş. Ayranı getiren adam çıkıp gelmiş. Kocası tabii çok şaşırmış.
- Sen de kimsin? demiş.
Adam da diğeri gibi;
- Ben Allah tarafından gönderildim. Karınız ayran istedi
diyerek çıkmış gitmiş.
Kocası hayretler içinde, kendi kendine;
- Bizim karı ermiş mi oldu ki? diye söylenmiş.Kadınla kocası yemekleri yemişler ama üçüncü adam hâlâ saklanıyormuş.
bir saat geçmiş, iki saat geçmiş. üç saat derken, adam dayanamayıp çıkmış yerinden. Kadının kocası bağırmış:
- Ulan sen de kimsin!!
Adamın ağzından şu laflar dökülmüş:
- Ben Allah tarafından geliyorum. Boşları alacam.
Yalansız riyasız güzel günleriniz olsun...
Hoş kalın...

8 Nisan 2017 Cumartesi

KENDİMİZ OLAMADIK...

Neden böyle bir toplum olduk, kabullendik mi yoksa zorla mı kabul ettirdiler, ya da işimize geldiği için mi bu durumdayız...
Aslında okumayı, öğrenmeyi sevmeyen bir toplum olduğumuzdan, zoru sevmeyip işin kolayına kaçtığımızdan...
Sual sormayı beceremedik, sorulan soruları iyi algılayamadık. hep bir bilenimiz oldu cahil kaldık, cehaletin karanlık koridorlarında kaybolduk...
Çevremize baktığımızda herkesin hayattan beklentisinin minumum düzeyde olduğunu görebiliriz. Gençken parıldayan gözlerin ışığının yıllar geçtikçe söndüğünü görürüz. Karamsarlığın içine düşüp hayatın hayal ettiğimiz kadar toz pembe olmadığını söylemeye başlarız. Aslında her birimiz hayallerimizi gerçekleştirecek potansiyele sahiptik. Sadece kendimizi tanımadık. Kim olduğumuzu bilemedik. Neticede bugün bir çoğumuz hayatı günlük yaşamanın gayretindeyiz. Bizlerin bu hale gelmesinin sebebi küçükken hayatı daha toz pembe görüyor olmamız değil, büyüdükçe kendimizi tanımamız gerekirken aksine kendimize yabancılaşmış olmamızdır.
Boş levhayı bizler doldurmadık, başkaları doldurdu. Bunu yaparken kendi yöntemlerini denediler. Kendi doğrularıyla şekillendirdiler. Kendi çizdikleri yolu takip etmemizi istediler. Bizler hayatın en başında harika umutlarla başladığımız bu serüvende zamanla bize sunulan rolleri benimsemek zorunda kaldık. Kimimize bu kalıplar dar geldi ve kimimiz içinde boğuldu. Kimine uydu. Kimi kalıbına sığmayanlar ise tarihe mal oldu.
"CEHALETİN KÜLTÜRÜNE KİTAP GEREKMEZ" demiş S. Santayana....
İşte bu yüzden bizlere sorarmış gibi yapıyor ama sormuyorlar, kendi bildikleri yola toplumu sokmaya çalışıyorlar...

Keyifli hafta sonları olsun...

HİÇ BİR ŞEY OLAMADIK,  ÖZENTİDEN BAŞKA...   "Ah Müjgan... Çok arada kaldık biz, Kendimiz olamadık. Tespih elimize, Malboro ağzımıza yak...